Sibirya Ekspresi

29 Aralık 2013 de Rusya’ya uçarak yılbaşını Moskova’da geçirmek istedim. Zaten 1 Ocak’da Moskova’dan Sibirya ekspresine binecektim. Rusya’ya erken gelmenin bir mahsuru yoktu ve benim için yeni yıla Kızıl meydanda girmek büyük bir şanstı. Sakin ve güzel geçen bir yılbaşı akşamı geçirdikten sonra yeni yılın ilk günü ile birlikte saat 13:50 de Yaroslavl istasyonu 4 numaralı perondan treni görüp ona doğru yürümeye başladım. Trene yaklaştıkca suratımda bir gülümseme hisettim. Evet hayallerimin bir tanesinin daha peşinden gidiyordum ve ona adımlar kalmıştı. Ben bir yandan hayalimdeki o sibirya trenini inceliyor heyecandan cebimdeki bileti alıp kaçıncı vagonun benimki olduğuna bile  bakmıyordum. O an öylesine trenin yanından yürümek o kadar muhteşemdiki. Hayalime elimi uzatıp dokunabilirdim ve bunun tadını çıkartıyordum. Tren dışarıdan eski görünüyordu. Soğuk bir Moskova günü, vagonların girişlerinde insanlar toplanmış ve bir kondüktör herkesin biletini kontrol edip içeri alıyor.  Ben ise artık biletimi çıkartıp vagonumun numarasına bakmam gerektiğini biliyordum. Biletime baktığımda 9. vagonu bulmam gerektiğini gördüm. Önüme gelen ilk kondüktöre 9. vagonu sorduğumda daha arkaları işaret etti bana. Ben ise vagonlardaki numaraları görüp onları takip etmeye başladım. Ve karşımda 9.vagon. Kapısının önünde orta yaşlarda bir kadın köndüktör ve suratında en ufak bir gülümseme yok. Ben ise gülücükler saçıp etrafımdakileri selamlıyorum. Pasaportumu alıp biletimi kontrol ettikden sonra beni içeri aldı. Trene sonunda binmiştim. Hayatımda gördüğüm en dar koridordan ilerliyordum. Kompartmanımı sonunda buldum. İçeri baktığımda gülmeye başladım. İlk etapda 4 gün 3 gece ğeçireceğim kompartanım karşımda idi ve biraz sanki ufakmıydı ne:) Yataklar 3 karış idi oturulacak yerler 2 karış. Olsun benim için aslında 1 karış bile olabilirlerdi. Hindistan’da yaptığım 7000 km lik yolculuğu kıyaslar isek şuan kral dairesinde idim. Sadece başka birileri ile 4 gün bu vagonda zaman geçirmek çok ilginç olucağa benziyordu. 
Trenin hareket saati gelmişti. Çok dakik bir zamanlama ile hareket etmeye başladık. Evet 9300 km’lik serüvenin startı verildi. Ben ise ayakta kolidordaki pencerelerin birine yapışıp dışarıyı seyrederken aynı zamanda yine o özgürlüğüme yaptığım yolculuğuma çıkıyordum. Bu hissi çok seviyordum. Tüylerim herzaman diken diken oluyordu ve bütün vücudumda hissediyordum bunu. Bu hissdi aslında belkide beni bana getiren duyguların ana kaynağı. Belkide buydu evrenin…
Hiç beklemediğim biranda yemekler geldi. Ben yemek geliceğini tahmin etmedim. Biletler rusça olduğundan dolayı üzerinde yazanları okuyamamıştım. Her ne sebepten o yemekler geldi ise iyide oldu. Bugün de karnım doymuştu. Kompartman 4 kişilik idi ve yanıma sadece 1 rus adam gelmişti.  Karşımda yemeğini yiyip ara ara bana bakıyordu. Karşımdaki adama ingilizce  konuşup konuşmadığını sordum ama  cevap alamadım. Aslında ben cevabımı almıştım. Ara ara el kol işaretleri ile anlaşmaya çalışıyoruz ama pek de becerikli olamıyorduk. En iyi yaptığımız şey birbirimize bakıp gülmekti. Yan kompartmanda 1 kadın vardı ve  dünyanın en güzel kedisi ile seyahat ediyordu. Kedi bilmiyordu ki onu biraz sonra mıncıklıya caktım.
Yaprak kalmamış yüzlerce ağacın ortasından karlarla kaplı muhteşem tepelerden geçiyorduk. Gökyüzü gri ve heryer soluk. Tam aslında aklımdaki Rusya manzarası buydu. Hava kararmaya başlıyordu ve Sibirya ekspresindeki ilk gecemi yaşıyacaktım. Ben ara ara PAULO COELHO’nun ELİF kitabını okuyordum. PAULO COELHO’da bu kitapta ucsuz bucaksız 9300 km’lik yolu baştan sona trenle kat etmeye karar verir. O yüzden o kitap çok enteresan olucakdı benim için. Ben üst ranzada yatıyordum. Uzanarak kitap okuyor, arasıra uyukluyor ardından uyanıp çay içiyordum. Aslında ihityacım olan dinlenmeyi burda yaşıyordum. Keyifime diyecek yoktu. Herşey çok güzel ve tam istediğim şekilde ilerliyordu. Bir hayalin içerisinde idim ve sanki rüya gibiydi bir anlamda herşey benim için.
Tren ilerledikçe istasyonlarda duruyor ve yeni yolcular trene dahil oluyordu. Bizim kompartmanda ne kadar huzurlu derken birden bir Rus kadın ve kucağında bebeği ile kompartmanda belirdi. İçimden bir eyvah çekmedim değil. Çocuk o kadar tatlı idiki ama gece uyuyacak yada bizi uyutacakmıydı. Düşünmek bile istemedim. Bekleyip hepimiz görücektik. Bir şekilde ne kadar bizimle seyahat ediceklerini sorduğumda sadece bu akşam dedi. Ben biraz rahatlamıştım. En azından 1 gece uykusuzluğu çekebilirdim. Ama 2. gün sıkıntı olmaya başlıyabilirdi. Saatler ilerliyor ve benim uykum gelmeye başlamıştı. İlk gecem ve Hindistan’dan alışık olduğum trende uyumayı çok özlemiştim. Ve beklenen oldu. Saat sabahın 4’üydu ve ben hala uyuyamamıştım. Bebek avazı çıkana kadar ağlıyor, annesi onu kolidora çıkartıp susturuyor. Sonrasında tekrardan vagona girdiklerinde yeniden feryat edip tekrardan ağlamaya başlıyordu. Sabahın 4 ünden sonra uyumuşum. Az bil uyku olmuştu ama çokda rahattı bence. Sabah 9 da uyanmıştım. Buda yolun bir parçasıydı ve yaşıyacaktım.
Dışarıda manzara gittikçe beyazlaşıyor. Kar kalınlığı artıyor ve muhteşem görüntüler karşıma çıkmaya başlıyordu. Trenin içi sıcak 24 derece idi. Alt ranzadaki insanlar toparlanıyor zannedersem bugün trenden inmeleri gerekiyordu. Saat 09:20 ve Perm’e vardık. Kompartmandaki iki konuğum burda indiler. Kompartman bana kaldı. Hatta trenin yarısı nerdeyse burda indi diyebilirim. Dışarıda ince ince kar atıştırıyordu. Zannedersem bir sonraki istasyona kadar yalnız seyahat edicektim. Ben bu arada dışarı çıkıp biraz etrafı fotoğrafladım.  Ve 09:50’de Perm’den hareket ettik. Birsüre kompartmanda yalnız seyahat edicek gibiydim.

“İki senedir bayağı yol kat ediyorum. Bu sene ise tekrardan yollara düşmek benim için inanılmaz bir duyğu. Şuan Sibirya ekspresinde büyük okyanusa varmak için 7 gün yolculuk ediceğim. 2 gün sonra trenden inip 3 gün Baykal gölünü gezmeyi düşünüyorum. Yollarda ne  mu buluyorum? Bence herşey yollarda. Kaybettiğimiz herşey buralarda. Yolda gider iken o kadar çok kendimize vakit ayırıyoruz ki farkına varmadan işte biraz da kendimiz olabiliyoruz bence. Yeni bir yer görmenin vermiş olduğu haz, kendini keşfetmenin vermiş olduğu şaşkınlık kadar güzel.”

AN
Özgürlük uçmak kadar kolay birşey bence. Bende bu tren ile kanatlanıp uçuyorum sankli pasifike doğru yavaş yavaş, omuzumda 7 taş ile birlikte. Hayallerimden 1 tanesinin daha üstüne bir cizik atmanın vermiş olduğu haz ile birlikte hedefime adım adım, bazen trenin raylardan geçerken çıkardığı sesleri sayarak 9300 km’yi kat ediyorum. Seyahat benim için aynı zamanda bir baş kaldırış, bir ayaklanma, bir isyan. Bizi sınırlar içerisine hapsetmiş bir dünyaya karşı inadına dünyayı gezmek. O kadar içimize kapanmışız ki kendi sınırlarımız içerisinden dışarı çıkmak bizi artık korkutmaya başlamış. Ben ise bunun tam tersini sizlere göstermek istiyorum. Dışarısı o kadar ürkütücü değil. Lütfen sizde hayallerinizi peşinden koşun ve 1 defa bile olsa istediğiniz birşeyi yapmak için gayret gösterin. Görüceksiniz ki o kadar da zor değilmiş. Yollarda bazen aç bazen açıkta kalabilirsiniz. Ama inanın bu size çok iyi gelicek. An itibarı ile olman gereken en mükemmel  yerde olduğunu kabul ettiğin sürece herşey bir o kadar da daha kolaylaşıcak. Bilmem anlatabildin mi? Bun  hayatta an itibarı ile benim (penceredem dışarıya baktığım zaman) yolum şu ağaçların arasından geçiyormuş:) Ve ben bunu kabul ettim. Herşeyi yoluma bıraktım. O zaten beni gitmem gereken yere, geçmem gereken yerden geçirecekti. Ben ne yaparsam yapiim planlarım rotam tutmıyacak:) O yüzden tadını çıkar. Boşver yarını düşünmeyi, boşver dünü düşünmeyi. Anı yaşa. An o kadar kısacık bir zaman dilimidir ki. Bizler anı hiç yaşamıyoruz. Hep kafamız ya yarında yada dünde. Böyle olduğu sürece an yok oluyor. Anı yaşamadığın içinde dünün bir anlamı zaten kalmıyor, yarın ise yok oluyor. Demek istediğim şu; Dünü zaten degiştiremessin, yarın ise olması gereken olucak. Ama anı yaşamaktan kaçma. Çünkü yaşadığın andır gerçekten zaman diliminde varolduğun. Anı anlıyalım!

2. günüm güzel geçiyordu. Arasıra pencereden dışarı bakıp doğayı izliyordum ve beni alıp götüren manzaralar karşımda idi. Sibirya‘yı ve bütün Asya’yı tren ile geçicektim. Herşey çok keyifli iken birden olan oldu. Bilgisayarımın üzerine bir bardak dolusu çay dökülmüştü. Biilgisayarım anında kapanıp birdahada açılmadı. Kala kalmıştım. Önümde trende geçireceğim günler vardı ve ben bilgisayarımı kullanamıyacaktım. Yazılarımı yazamayıp hatta çektiğim fotoğraflarımı bile aktaramıyacaktım. İlk düşündüğüm bunun neden böyle olduğuydu. Böyle bir şansızlık hayatımda çok olmazdı. Şansızlık diyordum ama acaba belkide bu bir şans mıydı? Bu çayın beni nerelere götüreceğini izlemek istedim. Çünkü inandığım hiçbirşeyin sebepsiz bir şekilde olmadığıdır. Bakalım 1 çay seyahatimde neleri değiştirip değiştirmeyeceğini izleyecektim. Olan olmuştu ve artık üzülmenin bir anlamı yoktu. Yanımda kitabım vardı ve onu okuyarak da bu yolculuk biterdi. 
Yolculuğum sakin geçiyordu ve hava daha da soğumaya devam ediyordu. İstasyonların bir tanesinde havanın -20 olduğunu gösteriyordu. Ben trenin hemen hemen durduğu her istasyonda inip etrafı fotoğraflıyordum. Gece erkenden yattım ve kompartmanı da kitledim. Sabahın 3:30 unda  beklenen oldu. Yeni misafirlerim gelmislerdi. Kapiyi actim ve homurdana homurdana yasli bir cift iceri girdi. Neyseki alt yataklarin ustunu temiz tutmustum. 15 dakikada hazirlandiktan sonra isigi sondurup yatmaya karar verdiler. Ben sabahin 9 zuna güzel bir uyku çekmişim. Adam sabah kalkinca birseyler soyledi bana rusca ama anlamadim.  Sonradan anlastik. Anlasilan Baykal golune kadar bizimle seyahat edicekler idi. Sabah benim kahvalti hazirladigimi gorunce kompartmandan cikip rahat yemek yiyeyim diye beni yanliz biraktilar. Cok ince ve zarif bir hareket idi. Baykala kadar bu cift ile zarif hareketler esliginde yolculugumuza devam edicektim. O gün içerisinde bütün treni baştan sona gezdiğimde en son vağonun moğolistanlılar için ayrıldığını gördüm. Vagonlarında kendilerinden başka kimse yoktu. Bu bana biraz ilginç gelmişti. Trendeki 4 turistden de biriydim. 
4.günün sabahı uyandığımda dışarıda muhteşem bir güneş vardı. Bu benim Rusya’da gördüğüm ilk güneşdi. Herşey olduğundan çok daha  güzel görünmeye başlamıştı bile. Masmavi gir gökyüzü ve karın üstüne yansıyan güneş, o kadar güzel görünüyordu ki bütün gün bu manzaraı izliyebilirdim. İrkutsk’a vardığımda yolun 5153 km’sini tamamlamış olucağım. 4 gün aslında benim için güzel geçmişti. Bol kitap,çay ve uyku. İrkutsk’da biraz trene ara vermek de iyi gelicekti. Ve sonunda İrkutsk’a vardım. İlk işim otelime gidip internet ile beni takip eden arkadaşlarım ve aileme iyi olduğumu haber vermek oldu. Arkasından gece uyumaya çalıştım. Tren ile Doğuya gittikçe saat dilimleri değişiyor. İrkutsk’un Moskova’dan saat farkı 5. Haliyle gece uyku düzenini ayarlamam gerekiyor. 
İrkutsk’daki ilk günümü şehri gezerek geçirdim. İrkutsk Rusya Federasyonu’nda, İrkutsk Oblastının merkezi olan şehirdir. Angara Nehri kıyısında, nehrin İrkut’la birleştiği noktada yer alıyor. Baykal gölü kenarında bir şehir. Burdan Sibirya ekspresi Moğolistan üzerinden aynı zamanda Çin’ede devam ediyor. Ama benim rotam Vladivostok. Amacım büyük okyanusa ulaşmak. 7 Otizmli çocuğun bana vermiş oldukları taşları Pasifike okyanusuna atmak. İrkutsk’daki 2. günümü Baykal gölünü görmek için Listvyanka kasabasına gittim. Göl kenarına kurulmuş yerleşim birimi Angara nehrinin Baykal’a döküldüğü uçta yer alıyor. Baykal Gölü, dünyanın en derin gölüdür. Bir diğer adı Sibirya’nın Mavi Gözü’dür. Gölün tabanı deniz seviyesinin yaklaşık 1285 m. altındaymış. Ve gölün dünyadaki en büyük yarıklarından biri olarak kabul ediliyormuş. 25-30 milyon yıl tahmin edilen yaşıyla jeolojik olarak en eski göllerden biri ve dünyadaki içme suyunun yaklaşık %20’si burada olduğu biliniyor. Tek kelime ile muhteşem bir göl. Tek yaşadığım sorun havanın -34 derece olmasıydı.Göl henüz buz tutmamış ama yakında bunun gerçekleşiceğini söylüyorlardı.
İrkutsk’daki son günümü sakin geçirmek istedim. Dışarıda hava inanılmaz derecede soğuk ve çıkıp dolaşıp fotoğraf çekmek bir işkenceye dönüşüyor. Akşam 21:20 de Sibirya ekspresine binip yoluma devam edeceğim.

3 günlük İrkutsk durağından sonra tekrardan trene binip 3 gün daha seyahat etmenin heyecanı vardı bende. 21.20 de hareket edicek olan trene binmek icin 10 numaralı vagonu bulup kondüktöre pasaportumu gosterip trene bindim. Tren bir öncekine göre biraz daha farklı gözüküyordu içeriden. Kompartmanımı buldukdan sonra bir baktım ki içerisi eski tarz bir dekorasyon ile sanki gazino görüntüsünü andıran gorünümü önce beni bir düşünmeye itti. 3 gün burda nasıl geçicekti? Bir önceki bindiğim tren ile uzaktan yakından alakası hiç yoktu. Karşılıklı iki yatak, duvarda karşılıklı iki ayna ve yanlarında görebileceğiniz ucuz ama lüks görünümlü iki lamba, pencerede sonradan takılma cift cam ama tabi tozdan dışarısı görünmüyor, yatakların üstünde anneannem’den kalma kadife ve desenli yatak örtüsü ve daha sayamadığım birçok şey. Biraz alıştıkdan sonra bence mükemmel oldu aslında. Sanki gecmişe doğru bir yolculuk yapıyor gibiyim. Kondüktörümüz de yaşlı ve çok tatlı bir teyzecik. Eşyalarımızı düzenledikten sonra benim ilk işim bir sandviç yapip yemek oldu. Sonrasında biraz kitap okuyup ben yattım. Yattim ama saat degişimlerine alışmak için biraz erken yatıyorum ama uyumak zor tabi. Biraz müzik dinledikten sonra uyuya kalmışım.

5. tren gününün sabahında uyandıktan sonra. ilk işim treni yuruyerek dolaşmakdı. Yine tek turist benim. Ocak ayınde kimin işi var Sibirya ekspresinde benden başka. Dişarısı gerçekten harika görünüyordu. Uzun bir süre buz tutmuş bir nehirin kıyısından seyir ettik. Etrafta Moğolistan fotoğraflarında gördüğüm doğa ile karşı karşıyayım. Son 3 gündür şansima hava güneşli. Tren seyir halinde giderken bazen istasyonlarda durup diğer yolcuları alıyor. 2 dakikadan tut 25 dakikaya kadar bekliyor. Ben hemen hemen bütün istasyonlarda inip fotoğraf çekmeye çalişiyorum. Bazen zor anlar yaşasamda değer diye düşünüyorum. Mesela polis yanıma gelip fotoğraf çekme dediği oldu.  Birde treni kaçırma riskin var. Mesela 25 dakika bekliyen trenin 15. dakikasında ben trene geri binmiş oluyorum. Çünkü treni kaçırdınmı olay hic eğlenceli olmıyacaktır eminim. Düşünsenize Sibirya’nın ortasında trenini kaçırmış ve cebinde beş kuruş parası olmıyan, pijamalı bir Türk. Siz siz olun sansinizi zorlamayin.
6. tren gününün sabahında  kahvaltımı yaptıkdan sonra pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Yeniden güneşli bir gün. Şanslı olduğumu düşünüyorum. Sibirya’da art arda 3. güneşli günüm. Doğa degişiyor. Uçsuz bucaksız kar görüntüleri ve çıplak ağaçlar. Yine tren 3-4 saatde bir duruyor ve ben mümkün olduğunca trenden inip fotoğraf çekiyorum. Etrafta polisler geziyor ve kondüktörlere bir sorun olup olmadığını soruyorlar. Ben tabiki polis görünce fotoğraf cekmiyorum. Polisten uzaklaşınca basıyorum deklanşöre. Bu trendeki son gecem. Yarını dört gözle beklemiyor değilim. Trenden sıkıldıgımdan degil, sadece okyanusa ulaşmanın keyfini yaşıyacağımdan. Zannedersem evimden hic bu kadar uzaga gitmemiştim. Buda ayrı bir duygu ile birlikte içimde bambaşka bir his doğurdu. Sibirya ekspresindeki 6. günümdü. Baktiğim zaman bütün Asya’yı tren ile geçiyordum. Hayallerimden bir tanesinin üstüne bir çizik daha atiyordum. Hayal demişken lütfen sizde hayallerinizin peşinden gidin. Hiçte zor şeyler değil bunlar. Biliyorum zaman ve imkanlar zor gelebilir ama bir hayali gerçekleştirmenin vermiş olduğu haz hepsinden öte bir duygu. En azından bir kere yaparsanız hep yaparsınız. Ve bir hayali gerçekleştirmek başka bir hayali de doğuracaktır. Her bir sonun aslında yeni bir başlangiç olduğu gibi. Bu dünya hepimizin ve her koşesini görmek de en doğal hakkımız.
7. günün sonunda ve işte Vladivostok’a varmıştım. Muhteşem bir yolculuk geride kalmıştı. Bu yolculukta hiç olmadığı kadar kendimi dinleme firsatım oldu ve hayatımda 9300 km’lik bir mesafeyi tren ile geçmenin vermiş olduğu duyğunun nasıl bir şey olduğunuda duygu dağarcığıma  eklemiş olmuştum. Yanımda 7 tane taş vardı. Bu taşları bana İzmir’den 7 tane otizmli çocuk vermişti. Ben onlara bu 7 taşı pasifike atma sözü vermiştim. Geçen sene Everest’in ana kampından aldığım bir taşı, Hindistanın en güney ucu ve 3 denizin birleştiği noktaya 4 ay yolculuk yaparak denize atmıştım. Everest taşı Hint okyanusu ile buluşmuşdu. Şimdi ise Eğe denizinin taşları Pasifik ile buluştu. Taşların kaderleri degişmişti. Peki ya o çocuklar? O çocukların kaderleri degişecek mi? Haydi o zaman el ele verelim…
Desteklerinden dolayı NORTH FACE’e teşekkürlerimi sunarım.

Leave a comment