Dalai Lama’ya giden yol.

Seyahatname şubat sayısını okuyanlar bilirler. Ocak ayında Sibirya ekspresinde yolculuk yaparken bilgisayarıma dökülen çayın etkisi ile yolculuğumu yarıda kesip Türkiye’ye geri dönmüştüm. Ve bu dönüş sayesinde tanıştığım 2 Alman kadın beni Hindistan Goa’ya yoga elbiseleri fotoğraf çekimine davet etmişti. Kader yüzüme gülüyor ve aslında gitmek istediğim Hindistan’a bir şekilde beni geri götürüyordu. Goa’daki çekim 10 gün sürecekti. Hindistan’a gitmiş iken 10 gün kalmak benim kulağıma hiç hoş gelmemişti. O yüzden dönüş biletimi çekimin bittiği tarihten 1 ay sonrasına aldırdım. Geçen sene Hindistan’da yapmış olduğum 4 aylık serüvende gidip göremediğim ve içimde kalan birkaç yer vardı. Sanki o kadar istemiştim de herşey önüme seriliyor gibiydi. Geçen sene Dalai Lama’yı görmeyi kaçırmıştım ama bu sefer Dalai Lama’nın takviminde 16 Mart Dharamsala’da bir öğreti vericeği yazıyordu. Zaman ve mekan bana o kadar uyuyordu ki, istesem bu kadarını ayarlıyamazdım. O zaman hemen kararımı verdim ve bu serüven Dalai Lama’ya giden yol olucaktı.

1.GOA

Uzun süren bir yolculukdan sonra Goa’ya ulaşabildim. Mumbai’de elimde olmıyan sebeplerden dolayı uçağımı kaçırmış ve 7 saat ekstra bekleme yaptım. Gözlerimden uyku akıyor ve yorgunlukdan bitkin düşmüştüm. Herşeye rağmen Goa’ya ulaşmak benim için muhteşem bir rahatlamaydı. Hindistan’daydım ve sanki 2. evime tekrardan geri geldim. Bütün ekip toplanıp birkaç gün sonra yapıcağımız çekim hakkında konuşup güzel bir planlama yaptık. Çekimler için muhteşem yerler seçtik ve 1 hafta süren çekimler beklediğimizden cok daha iyi geçti. Ben görevimi tamamlamış ve yavaş yavaş asıl seyahatime hazırlanıyordum. Yola çıkmak için sabırsızlanıyor ve hatta tekrardan Hindistan trenlerine binmeyi düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu. Aslında istikamet kuzeydi. Ama Goa’nın 4 saat güneyinde (Gokarna) beni bekliyen çok özel birşey vardı. Gokarna’ya gidip aradığım şeyi bulmalıydım. Yada bulamıyacaktım. Ama herşeye rağmen gidip görmeye değicekti. Gitmeliydim, hislerimde git diyordu. Ve yolculuk başladı…

2. GOKARNA

Gokarna geçen sene yapmış olduğum serüven içerisinde benim için her zaman çok özel bir yeri vardır. Hinduizm içinde çok özel biryerdir ve Hindistan’ın önemli kutsal mekanlarından birtanesidir. Hatta geçen sene 4 Ekim İzmir’de açmış olduğum fotoğraf sergimde Gokarna’ya ait 7 fotoğrafa yer verdim. İşte hikayede aslında burdan itibaren başlıyor. Gokarna’da geçen sene dünyanın en tatlı engelli bir çocuğun fotoğraflarını çektim. Bu fotoğraflardan birinede sergimde yer verdim. Çocuğun kemiklerinde büyük problemler vardı. Vücudu gerçekten çok kötü durumdaydı. Ama herşeye rağmen o gözlerindeki o yaşam mutluluğu beni çok etkilemişti. O fotoğrafı sergimde birsüre sergiledikten sonra bir arkadaşım fotoğrafı satın almak istemişti. Ben arkadaşımın fotoğrafı satın almak istediğini duyunca gözlerim doldu ve kendimi ağlamamak için zor tuttum. Kim evinde sakat bir çocuğun fotoğrafını isteyebilirdi ki? Bu durum karşısında çok duygulanmış ve hemen bloğumda bir yazı paylaşıp, o fotoğraftan kazanıcağım bütün parayı gidip o çocuğa vericeğimi paylaştım. O çocuktan gelicek para ne cebime girebilirdi nede başka biryere. O para o cocuğa aitti. Adını bile bilmiyordum. Hindistan’a tekrar ne zaman ve nasıl gidebilir, gitsem bile onu nasıl bulabilirdim? Ama ben bunları pek fazla düşünmedim. En kötüsü parayı gidip çocuk esirgeme kurumuna bagışlardım. Ama hayat beni tekrardan buraya getirmiş ve bende yolumu onu en son gördüğüm yer Gokarna’ya doğru çizmiştim.

Gokarna’ya 2 gün ayırdım. İlk geceyi kuddle beach’de geçirdikten sonra ertesi gün Gokarna çarşısına yola koyuldum. Yolda hep aklımda onu bulabilecekmiyim soruları yankılanıyordu. Geçen sene onunla nerde karşılaştığımı biliyordum. İlk bakıcağım yer orası olucaktı. Bir hedefe adım adım daha yaklaşıyor gibi hissediyordum. Çarşıda bir süre yürüdükten sonra işte karşımdaki yoldan sola döndüğümde o orda olabilirdi. Umuyordum ki orda olucaktı. Heyecandan tüylerim diken diken olmuştu bile. Sokağa girdim ve geçen sene oturduğu yere baktım ve yoktu. Bir anlık hayal kırıklığı yaşarken birden onu yolun karşısında bir sandelyede otururken gördüm ve hemen yanına gidip dizlerimi çöküp karşısına oturdum. Beni görünce gülümsemeye başladı. Beni hatırlıyabildiğinimi sordum ve başını salladı. O an işte benim için inanılmazdı. Arkasından babasını sordum ve babası yanıma geldi. Durumu anlattım. Sergide fotoğrafını sattığımı söyledim ve buraya parasını vermeye geldiğimi anlattım. Çocuğun babası sürekli kafasını sallıyordu. Pek emin değildim beni anlayıp anlamadığından. Bana göre beni anlamamıştı. Yanıma iyi ingilizce bilen başka bir adam geldi. Durumu ona anlattım ve oda onlara tercüme etti. Sonunda beni anlamışlardı. Bana şaşkınlıkla bakıyorlardı. Şimdi gidip sonra geliceğimi söyledim. Arkasından birşeyler yemeğe gittim ve çucuğun parasını hazırladım. Tekrar yanlarına döndüm ve çocuğun parasını verip üstümdeki yükden kurtulmak istiyordum. Yanına oturdum ve onunla biraz konuştum. Bir anda etrafımıza 20-30 hintli doluştu. Bizi izliyorlardı. Herkes pür dikkat bana bakıyordu. Cebimden parayı çıkarıp onun ellerine doğru uzattım. Biryandan da insanlar birbirleriyle konuşup bu olayı birbirlerine anlatıyorlardı. Çocuğun parasını verdikten sonra ben şimdi gidiyorum ama yarın uğrarım diye ayağa kalktım. Ayağa kalkınca biranda bütün hintliler üstüme doğru hamle yaptı. Herkes bana sarılıyor ve gözlerime bakıyorlardı. Birtanesi zorla elimi öptü. Uzun bir süre biri gelip sarılıyor arkasından öteki geliyor sarılmalar devam ediyor. O anki hissetiklerimi ne anlatabilirim nede yazabilirim. Ağlamak üzereydim ama hemen kaçtım. Sonrasında inanılmaz bir hafifleme ve doğru olanı yapmış olmanın keyfi içinde yüzüyordum. 1 gece daha Gokarna’da kaldım ve ertesi gün tabiki yanlarına uğradım. O insanların bana bakışlarını görmeliydiniz. O gülücükler herşeye bedeldi. Çantamı onlara emanet ettim ve birsüre Gokarna’da dolaştıkdan sonra çantamı almaya yanlarına gittim. Telefon numaralarımızı degiştirdik. Beni aramak istediğini söyledi. Bende ona onu arıyacağıma dair söz verdim. Artık nerde oturduklarınıda biliyordum ve en önemlisi telefonlarıda vardı artık bende. Bir görev daha tamamlanmışdı ve ben artık yoluma devam edebilirdim. İstikamet kuzey, istikamet Dalai Lama…

3. MUMBAİ

Gokarna’dan ayrılıp 12 saat süren tren yolculuğundan sonra Mumbai’ye vardım. Mumbai’de geçen sene 1 gece kalıp yoluma devam etmiştim. Bu sene 2 gece kalmayı seçtim. Geçen sene tanıştığım birkaç dostumu görmek istiyor ve birazda şehrin karmaşasını yaşamak istiyordum. Mumbai geçen sene beni çok etkilememişti. Resmi olarak 20 milyon kişinin yaşadığı ve Salsette adası üzerine kurulmuş bir şehir. Dünya’nın en kalabalık üçüncü yerleşim yeri. Haliyle zenginlik ve fakirlik dizboyu. Bazı yaşam yerleri içler acısı. Çadırlarda yaşıyan insalar, sokaklardaki cüzzamlılar gerçekten insanı off dedirtmeden geçirmiyor. 2 gece bu şehir için fazla bile idi. Keşke 1 gece kalsaydım demedim değil içimden. Trenime ulaşıp bir sonraki durağıma gitmek için sabırsızlanıyordum.

4. PUSHKAR

Mumbai’den Pushkar’a 20 saat süren bir tren yolculuğundan sonra vardım. Pushkar’da geçen sene yapılan Blue Lotus Müzik festivalinde 1 hafta boyunca gönüllü olarak festivalin fotoğraf çekimlerini koordine etmiştim. Yine benim için özel ve enerjisi muhteşem olan biryerdi. Pushkar hinduizm dini için en önemli 5 yerden birisidir. Göl etrafına kurulmuş bir köy ve çöl ile çevrilmiş bir mekan. İnanışa göre Lord Shiva karısının ölümünden sonra o kadar ağlamış ki, gözyaşlarından bu göl oluşmuş. Bu yüzden birçok hindu Pushkar’a gelip gölün kutsal suyu ile yıkanır. Gandhi’nin kemiklerinin de bir bölümü bu gölde olduğu söyleniyor. Pushkar benim için tam bir dinlenme noktası idi. Göl manzaralı muhteşem bir oda kiraladım. Her sabah erkenden gölden gelen çan sesleri ile uyanıyordum. Sabah ayinleri ve akşam ayinleri muhteşem geçiyordu. Sabahları erkenden kalkıp biraz fotoğraf, biraz uyku, biraz yürüyüş yapıyordum. Akşamları erkenden yatıp tam bir dinlenme modundaydım. Akşamları tek sosyal hayatım Pushkar’ın ortasında köhne bir mekanda 2-3 çay içmek oluyordu. Pushkar’dan ayırlmama 1 gün kala çok talihsiz bir zehirlenme yaşadım. Uzun zamandan beri yaşadığım en ağır zehirlenme idi. Yanlış birşey yemiştim. Bütün gün ve gece yataktan çıkamadım. Neyseki ertesi sabaha hiçbirşeyim kalmadı. Ama vücudum yorgun ve güçsüz kalmıştı. Yola çıkma zamanı yaklaşıyordu. Pushkar’dan ayrılma vakti geldi.

5. AMRİTSAR

Ajmer’den trene bindim ve 15 saatlik hayatımın en soğuk tren yolculuğunu yaptıkdan sonra Amritsar’a vardım. Amritsar daha önce benim çok isteyipde gelmediğim bir şehir idi. O yüzden çok heyecanlıydım. Sihlerin kabesiydi burası. Uzun saçları, sarıkları ve kılıçları ile dolaşıyordu herkes. Maalesef burda 1 gece kalabilecektim. Eğer Amritsar’ı çok sevicek olsaydım , her zaman buraya geri gelip kalmaya devam edebilirim diye duşünüyordum. Burda görülmesi gereken PAKİSTAN – HİNDİSTAN sınırı kapama merasiminin çok meşhur olduğunu duymuştum. Otelime check-in yaparken resepsiyondaki adam bu merasime gitmek isteyip istemediğimi sordu. Hemen bu tura adımı yazdırmıştım. Saat 15:00’da Pakistan sınırına doğru araba ile yola çıktık. Ne ile karşılaşıcağımı bilmeden sınıra doğru ilerliyorduk. Sınıra vardığımızda inanılmaz bir kalabalık ile karşılaştım. Herkes bir yöne doğru yürüyordu. Bende sürü piskolojisi ile onları takip etmeye başladım. Doğru yoldaydım. Karşıdan sınırı görebiliyordum. Pasaport kontrolunden sonra biz yabancıları özel biryere aldılar. Sanki futbol maçı izliyormuşsun gibi resmen oturaklar bir stadyum havası veriyordu. Karşımda Pakistan tarafını görüp zaman ilerledikçe iki tarafın seyircileri artıyordu. Hindistan tarafında bir adam elinde mikrofon seyircileri çoşkuya getirip Hindistan diye bağırttırıyordu. Ortalıkda sanki bir savaş vardı. Bir taraf HİNDİSTAN diye bağırıp arkasından öteki taraf PAKİSTAN diye bağırıyordu. Bu durum dakikalarca sürdü. Sınır güvenlik güçleri sınır kapama merasimine başladı. Herbiri en az 2 metre olan sınır güvenlik güçleri teker teker karşı tarafın sınırına doğru hızlı bir şekilde yürüyüp sınırı geçmeden durup el ve kollarını kullanıp güç gösterisi yapıyordu. Gözlerime inanamadım. Resmen vücüt hareketleri ile birbirleriyle savaşıyorlardı ve bu hergün oluyordu. Bir süre sonra merasim son buldu. Arabalarımıza binip Amritsar’a geri döndük. Sıra Altın Tapınak’ı ziyarete geldi. Altın tapınak muhteşem bir yapı. Burası Sih’lerin en kutsal mekanı. Sih’lerin Hint dinî grupları içinde en kolay tanınan grup olması; Guru Gobind Singh tarafından belirlenmiş olan taşımak zorunda oldukları beş sembolden ileri geliyor. Bunlar Kesha; saçları kesmemek, Kangha; ahşap veya fildişi tarak taşımak,Kaccha; özel bir iç çamaşırı giymek, Kara; çelik bilezik takmak ve Kirpan; kılıç (veya kama) taşımaktır. Benim için hayatımda ilk defa gördüğüm bir din ile tanışmak paha biçilmez oldu. Sabah 5 de Altın Tapınak’a gidip güneşin doğumunu fotoğraflamanın bu kadar keyif vericeğini tahmin bile edemezdim. Gördüm , bulundum ve yola devam edebilirdim. Bir sonraki durak Dalai Lama idi.

6. DHARAMSALA

Amritsar’dan Dharamsala’ya gitmenin tek yolu otobüs idi. Hindistan’da pek tercih etmediğim bir taşıt olmasına rağmen yapıcak birşey yok idi. 7 saat bu yolculuğu çekmek zorundaydım. Yolculuğun nasıl geçiceğini biliyor ama düşünmek bile istemiyordum. Nitekim düşünmeme gerek de kalmadı çünkü hemencik yaşayıverdim. Oturduğum yerden 30’ar santim zıplamalı ve görmüş olabileceğiniz en kalabalık yolculuk.

Dharamsala hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Benim için gerçekten süpriz olucaktı. Gittikçe yükseldiğimizi görüyor ve hatta himalayalarda görünmeye başladı. Coğrafya birden muhteşemleşiyordu. Dharamsala’nın karşıdaki yüksek dağların eteklerinde olduğunu tahmin bile etmiyordum. Gerçekden de ordaymış. Saatler ilerledikçe hava kararmaya başladı. Sonunda hedefime varmıştım. İnternetden bir oda tutmuştum ama odanın nerde olduğunu bilmiyordum. kalıcağım yerin sahibini telefon ile aradım ve beni almalarını istedim. Dharamsala’dan başka bir otobüse daha binip Mcleod’a geçmem gerekiyordu. Mcleod Dalai Lama’nın evinin ve tapınağının olduğu köy. Beni Mcleod otobüs terminalinde bir adam karşıladı ve taksisine bindirdi. Yarım saat daha gideceğimizi söyledi. İçimden ne yarım saati daha diye geçirdim. Meğerse tuttuğum oda dağın başında biryermiş. Bunun benim için sorun olabileceğini biliyordum. Ama hiç keyfimi bozmadan sorun yok Tarık diyip taksi ile iner çıkarım diye düşündüm. Taksi ilerliyordu ve birsüre dik yokuşları tırmandıktan sonra biryerde durdu. Araba ancak buraya kadar gidiyor dedi taksi şöförü. Arabadan indiğimde beni otelin sahibi karşıladı ve oğlunu bana rehber vererek otele doğru yürümemi sağladı. 10 dakika daha tarlaların arasından yürüdükten sonra kalıcağım yere varmıştım. Nereye gelmiştim? Kimdi bunlar? 2 gün sonra Dalai Lama’nın öğretisine burdan sabahın erken saatinde nasıl gidebilecektim? Mcleod 1700 metre rakıma sahip. Odama geldiğimde 2100 metrede olduğumuzu gördüm. 3 günlük rezervasyonum vardı ve iptal edemezdim. An itibari ile uyumakdan başka birşey düşünmek istemedim ve hemen yattım.

Sabahın erken saatlerinde uyandığımda ilk işim dışarı çıkıp o tertemiz havayı solumak oldu. Manzara beklediğimden de güzeldi. Ama Dalai Lama tapınağına çok uzak olduğumu biliyor ve hissediyordum. Otelin sahibi bana Mcleod’a patika bir yolun olduğunu söyleyip oraya nasıl gidebileceğimi anlattı. Bende hemen yola koyuldum. Mcleod’a ulaşmam 45 dakikamı almıştı. Hemen Dalai Lama’nın öğretisine katılabilmek için kayıt bürosuna gittim ve bu öğreti için kayıt gerekmediğini öğrendim. Kayıt bürosundan çıkıp Dalai Lama’nın tapınağını buldum ve birsüre etrafta dolaştıkdan sonra resmen trekking yapar gibi hava kararmadan otelime döndüm. Artık yolu öğrenmiştim. Tapınağın kapıları sabah 6’da açılacaktı. Ben ise erkenden orda olmak istiyordum güzel biryerde oturabilmek için. Bu yüzden erkeknden yola çıkmalıydım. Tek sorun yola çıktığımda havanın zifiri karanlık olucağıydı. Yürüyeceğim yol ormanın kenarından geçen patıkalardan ibaretdi. 45 dakika sürecek olan bu yol güvenlimiydi sabah sabah? Karşıma bir yırtıcı hayvan çıkarmıydı? Yürümek zorundaydım. Dalai Lama için bu kadar yol katedip 45 dakika daha yürümemezlik yapamazdım. Elimde fenerim ile yola çıktım. Etraf olabildiğince sessiz ve sakindi. Hava biraz serin ama üşütmüyordu. Uzaktan kopekler havlıyor ve sesleri olabildiğince yankılanıyordu. En son istediğim şey karşıma çıkacak olan bir köpeğin bana saldırmasıydı. Yürüdükçe etrafı gözetleyip yoluma devam ediyordum. Mcleod’a yaklaşmıştım. Artık toprak yolda ilerliyordum. Köye girdiğimde yan sokaklardan 3-5 kişi daha bu yürüyüşüme eşlik ediyordu. Gittikçe kalabalıklaşan bir yürüyüşe dönüştü. Herkes Dalai Lama’ya gidiyordu. Benim için muhteşem bir duyguydu bu. İşte Dalai Lama’ya giden yolumdu bu. Tapınak karşımda idi. İçeri girdim ve güvenlik kontrolünü geçtikden sonra kendime güzel biryer buldum. Bana bir radyo verdiler ve Dalai Lama’nın konuşmasını radyodan tercüme ediceklerdi. Oturduğum yerde 2 saatlik bir bekleyişden sonra işte Dalai Lama aramıza katıldı. Bir tarihe tanıklık ediyordum. Karşımda her zaman takdir ettiğim bir insan duruyordu. Uğruna kilometrelerce seyahat etmiş olduğum bir insan. Dalai Lama’ydı o! 3 saat boyunca onu izledim ve dinledim. Sevgi’den bahsetti. Sevgi’den bahsetti. Sevgi’den bahsetti. Sevgi’den bahsetti. Sevgi’den bahsetti ve Sevgi’den bahsetti!!!

Portekiz sömürgesinden dolayı Hiristiyan Goa’dan başlayıp, Hinduizm’in en kutsal yerlerinden biri olan Pushkar’ı ziyaret edip, Sih’lerin kabesi Altın tapınak’da tavaf edip, Budizm’in 2. evi Dharamsala’da Dalai Lama’nın öğretisine katıldım. İşte benim sevgiye giden yolculuğum , işte benim Dalai Lama’ya giden yolum.

Sevgi ile kalın…

Sevgiler…

Dharamsala

18 Mart 2014

Leave a comment